Rüya mı Kabus mu?

Amerikalılar 2003’e kadar, ‘Biz hangi takımla sahaya çıksak şampiyon oluruz’ inancındaydılar. Ama Indianapolis’te her şey değişti. Yeni dünya artık, ‘Rüya mı, kabus mu?’ sorusuna yaş ortalaması 23 olan bir takımla cevap arıyor.

RÜYA Takım kavramı, 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda ortaya çıktı. Barcelona’ya kadar tüm olimpiyatlarda USA Takımı, amötör kolej oyuncularından oluşuyordu. Ama Amerikalılar 92’de, amatörlerden kurulu USA Basketbol Takımı’nın, gelişmekte olan dünya basketboluyla artık başa çıkamayacağını sezdiler ve milli takımlarını NBA oyuncularından oluşturmaya karar verdiler.

Profesyonel NBA oyuncuları da, ilk defa ülkelerini temsil edip, olimpiyat madalyalarını boyunlarına takma fırsatını kaçırmadılar. Gerçekten de NBA’in ve dünyanın en iyi basketbolcuları koşarak Barcelona’ya gittiler. Aklınıza, ‘Süperstar’ deyince kim geliyorsa,Michael Jordan, Magic Johnson, Larry Bird, Patrick Ewing, Scottie Pippen gibi hepsi oradaydı.

Turnuva boyunca Kukoc’un önderliğindeki Yugoslavlar dahil, tüm takımların heyecanı onlara karşı maç kazanmak değildi. Tek arzuları rüyalarında görseler inanmayacakları bu yıldızlar topluluğuna karşı forma giyip, onlarla birlikte fotoğraf çektirmekti. Ve ‘Rüya Takım’ hiçbir maçta zorlanmadı.

Onur mu risk mi?

Ama Barcelona’dan sonra işler değişti. Dünyada basketbol gelişme temposunu artırdı. Barcelona’daki NBA yıldızları teker teker basketbolu bırakmaya başladılar. NBA’de kazanılan paralar astronomik rakamlara çıktı. Yeni, genç yıldızlar da sakatlanmak korkusuyla milli takımda oynamayı bir onur meselesinden çok, bir risk olarak görmeye başladılar.

Bu yüzden de Amerikalılar 1996 ve 2000 oyunlarına yıldızlar topluluğundan çok, ‘Gönüllüler Takımı’yla katıldılar. Tabii, oynanan maçlarda çekişme arttı. Rüya Takım’ın bugüne kadar oynanan olimpiyat maçlarında henüz hiçbir yenilgisi yok. Bu yüzden de Amerikalılar hala, ‘Biz hangi takımla sahaya çıksak şampiyon oluruz’ inancındaydılar.

Böylece 2003 Dünya Şampiyonası’na sıra geldi. Indianapolis’te Shaquille O’Neal, Kobe Braynt, Kevin Garnett, Jason Kidd ve daha birçok yıldız yine yoktu. Şampiyonluk iddiasıyla yola çıkan Amerikalılar kendi ülkelerinde yapılan turnuvada inanılmazı gerçekleştirdiler, üst üste maçlar kaybedip dünya altıncısı olabildiler.

O günden beri, ‘Dream Team’ kavramının bir, ‘Rüya mı, yoksa bir kabus mu?’ olduğu tartışılıyor. Amerika’nın, Atina Olimpiyatları kadrosu bugüne kadarki en genç oyuncularından kurulu. Amerikalılar, ‘Rüya mı, kabus mu?’ sorusuna yaş ortalaması 23 olan genç bir takımla cevap arıyorlar. Aralarında geleceğin yıldızları yok değil. Ama bugün için ‘Süperstar’denebilecek sadece Tim Duncan ve Allen Iverson var.

Üstelik USA Olimpiyat Takımı, tamamen siyah oyunculardan kurulu. Kadroda bir tek beyaz oyuncu yok. Koçların ise istatistikçi Purnell hariç, hepsi beyaz. ‘Amerikalı beyaz basketbolculara ne oldu, neredeler?’ diyorsanız, bu konu kitaplara sığmayacak kadar geniş ve ilginç. İleride konuşur tartışırız.

Siyah oyuncular üstün atletik yeteneğe sahipler ama paslaşmayı sevmiyorlar. Dış oyuncuların kolay paslaşmalarını adeta küçümseyip, ilgilenmiyorlar bile. Onların akıllarında sadece havada uçup, smaç vurmak veya pota dibindeki karambollerde spektaküler paslar verip, alkış toplamak var. Üstelik aralarında uzak mesafe şutlarında süper hiçbir oyuncu yok. Tabiatıyla dışarıda hızlı paslaşmayan, uzaktan isabetli şut atamayan bir takımın, zone savunmalara karşı şansı az.

Zone Savunma ve ABD

İtalyanların, USA’yı tarihlerindeki en korkunç bozguna (95-78) uğratmalarının esas sebebi, tüm oyun boyunca uyguladıkları zone savunmaydı. Almanlar da, (Son saniyede Iverson’un şans eseri giren şutu olmasa) kazanacakları maçta 40 dakika zone yaptılar. Bu maçtan sonra USA koçu Larry Brown, ‘İşimiz zor. Artık belli oldu, kalan tüm maçları zone savunmaya karşı oynayacağız’ diyordu.

Ama Sırbistan-Karadağ maçı sadece Brown’ı değil herkesi şaşırttı. Sırplar maça adam adama oynayarak başladılar. Eğer siz bir takıma karşı, 40 dakika zone yapıyorsanız, bu taktik bir anlamda sizin oyuncularınıza duyduğunuz güvensizlikten kaynaklanır. Kendi kendinize, ‘Biz bunları bire bir tutamayız. Onlar bizden daha iyi oyunculara sahip, biz en iyisi oyuncularımızdan çok taktiğimize güvenip zone savunma yapalım ve 3 saniye koridorunda toplanarak pota dibini karartalım’ dersiniz.

Sırp koçlar daha cesurlar. Ben Obradoviç’in maçtan önce soyunma odasında oyuncularına,‘Siz ABD’lilerin, İtalya ve Almanya maçını unutun. Onlar korkularından zone yaptılar. Biz S.Karadağız. Ben size güveniyorum. Çıkın onları adam adama oyunla durdurun. Onlardan bireysel olarak daha iyi olduğunuzu dünyaya ispatlayın’dediğine eminim.

Sırbistan Dopingi

Ama olay böyle gelişmedi. ABD’liler, S.Karadağ maçına başladıklarında, onların da adama adama oynadıklarını görüp önce gözlerine inanamadılar. Birkaç dakika içinde, aradıkları savunmaya karşı istedikleri gibi oynayıp oyuna ısındılar. Ve özgüvenlerine kavuştular.Obradoviç ikinci çeyrekte, adama adama oyunun sökmediğini görüp zone savunmaya döndü. Ama iş işten geçmiş, Amerikalılar kişiliklerini bulmuşlardı.

Bu da doğal olarak savunmalarına yansıdı. İkinci 10 dakikada sadece 9 sayı yediler. Üstelik Sırp oyuncular, zone savunmaya döndüklerinde, ‘Demek ki biz bunlarla bire bir başa çıkamıyoruz’ kaygısına kapılıp, Dünya Şampiyonu Sırp takımını izlemeye gelen 18 bin kişinin maçtan çok önlerine bakmalarına neden oldular.

Tabii hemen akla, ‘Bu akşam Tanjevic bizim takıma zone savunma mı yaptıracak, adam adama mı oynatacak?’ sorusu geliyor. Tanjevic de cesur bir koç. Ama durum farklı,Obradoviç’in işi zor. Birkaç güne kadar Sırp oyunculara kaybettikleri özgüveni kazandırmak zorunda. Bizim ise, koçumuz yeni, oyuncularımız genç. Adeta yeni bir takım kurma gayreti içindeyiz.

ABD’lilerin bu gece, Avrupa’daki en iyi oyunlarını oynama olasılığı yüksek. Milli Takımımız ise eylül ayındaki seçmelere hazırlanıyor. Biz maç kazanmak kadar, oyuncu kazanmak, takımı, takım yapmak yolundayız. Bu yüzden sergileyeceğimiz direnç skor tabelasındaki sayılar kadar önemli.

Kaynak: Hürriyet